Görünmeyen Paul Auster
Gerçek ile bellek, yazarlıkla kimlik arasındaki belirsiz sınır
1967 baharında New York'ta başlayan roman iç içe geçen dört bölüm boyunca Paris'e ve Karayip Adaları'na kadar uzanan karmaşık bir ilişkiler zincirini anlatıyor. Şair olmak isteyen üniversiteli Adam Walker siyasal bilimler profesörü Rudolf Born ve sevgilisi Margot ile başlayan aşk üçgeni Walker'ın ablasını Born'un üvey kızını da içine alan dörtgenlere beşgenlere dönüşüyor. Vietnam savaşına öfkeli 68 Kuşağı'nı enseste kadar varan coşkulu bir cinsel açlığı sürekli bir adalet arayışını felsefi göndermelerle ören Görünmeyen bir solukta okuyacağınız ve unutamayacağınız bir başyapıt.Can Yayınları, 2010, 16 Tl
Yazar ile Müge İplikçi tarafından gerçeleştirilen 2007 tarihli sözyleşiyi yeri gelmişken Radikal gazetesinden apartlayarak hatırlıyoruz.
Gerçek... Gerçeğin dil, kimlik, yer ve zamandaki kırılmalarının binbir çeşidini bize anlatmaktan yorulmayacak bir yazar olarak size ilk yönelteceğim soru elbette gerçeğin kendisiyle ilgili olacak. Birçok kitabınızda, özellikle de 'New York Üçlemesi'ndeki dramatik gerilim ve bu gerilime bağlı soyut karakterlerin son derece somut bir kent gerçeğiyle kuşatılmış olduğunu ileri sürebiliriz. Buradan yola çıkarak gerçeği gündelik yaşamınızda nasıl algıladığınızı ve yaşadığınızı öğrenebilir miyim?
Gerçek, tamamen onu nasıl algıladığınıza bağlı bir şeydir. Nesnel gerçeklik diye bir şey yoktur ki. Her şey ona nasıl baktığımıza bağlıdır. Gerçek, büyük ölçüde kültürel bir gelenektir ya da bireylerin algılayış biçimlerine göre farklılık gösterir. Avustralya'nın ya da Afrika'nın cangıllarında yaşayan bir kişinin dünyayı algılayışıyla New York'ta yaşayanların algılayışı elbette farklı olacaktır. Dolayısıyla birçok gerçek vardır ve bizler onları yaratırız. Elbette algılarımız ölçüsünde. Ancak bu algılar son derece sınırlı ve yetersizdir.
Kendi gerçeğime gelecek olursak, gündelik hayat içerisinde son derece geleneksel yaşayan bir insanım. Ailemle bir evde yaşıyorum ve hemen herkesin yaptığı gibi bir hayat mücadelesi veriyorum. Ancak gerçeğin ele avuca sığmazlığını algılayışım çok farklı. Gerçeğin gündelik yaşam içerisinde bir ayarsızlığı, umulmadık bir anda kendini var ediş biçimi vardır. Aslında bunu herkes bilir. Ama çoğu insan kabul etmek istemez. Çok rahatsız edicidir gerçeğin kontrol altına alınamayacak oluşu. Zira insanlar umduklarını bulmak ister. Oysa gerçeğin böyle bir ayarı yoktur. İşin aslı umulduğu gibi değildir yani. Son derece çılgın, umulmadık şeyler olur dünyada. Sürekli.
İngilizce baskısıyla aynı anda Türkçede de çıkan 'Yazı Odasındaki Yolculuklar' adlı son kitabınızdaki gerçek olgusu üzerine de biraz konuşabilir miyiz? Belki bu şekilde kurgudaki gerçeklik anlayışınıza da değinmek mümkün olur. Ayrıca kitaptaki baş kahramanınızın adını neden Mr. Blank koydunuz? Roland Barthes'ın işaret ettiği 'yazarın ölümüne' gönderme yapan bir yanı var mı bu adın?
Gerçeğin farklı katmanları söz konusu bu kitapta. Bir yanda çok somut ve fiziksel bir gerçek var, ki bu bana çok yakın görünen bir gerçek. Kitabın çoğu Mr. Blank'in bedeni ve bu bedeni çevreleyen somut, fiziksel detaylarla çevrili. Öte yandan düş gücünü de inkâr edemeyiz. Hem gerçek hem de hayalin etkisi var kitapta.
Kitaptaki kahramana gelecek olursak, açıkçası Mr. Blank'i, ya da 'blank'i delik, beyazlık ya da boşluk anlamına geldiği için seçtim. Herhangi bir okurun ya da herhangi birinin kendini onun yerine koyabilmesi için koydum bu adı.
Birçok eleştirmen sizin postmodern bir yazar olduğunuzu söylüyor. Sahiden öyle misiniz? Postmodernizm hakkında ne düşünüyorsunuz?
Postmodernizm hakkında düşünmüyorum bile! Bir tek sözcük bile etmek istemiyorum hakkında. İnsanların her an her yerde kullandıkları bir sözcük olduğunu biliyorum postmodernizmin. Ama doğruyu söylemek gerekirse gerçekten ne anlama geldiğini bilmiyorum.
Bu arada 19. yüzyıla gönderme yapabileceğimiz geleneksel edebiyat biçimiyle aranız nasıl?
Daha sonraki deneyimler ilgimi çekiyor açıkçası. Dünyaya yeni bir gözle bakan deneyimler... Öte yandan günümüzde hâlâ 19. yüzyıldan kalan bu klasik geleneği devam ettirerek yazan yazarlar da var. Açıkçası bu yapıtlar çok da ilgimi çekmiyor. Flaubert ya da Dickens gibi 19. yüzyıl yazarlarına büyük bir hayranlık duyarım ama kendimi onların yazdığı biçimde yazan biri olarak görmek istemem.
Öte yandan yapıtlarınızda. Melville, Thoreau, Whitman, Edgar Allen Poe gibi Amerikan yazarlarına ve yapıtlarına göndermelerde bulunuyorsunuz. Edebiyattaki tarzınızı besleyen yazarlar bu kişiler. Bir anlamda çağdaş Amerikalı meslektaşlarınızın kendine ait bir kanon yaratma eğiliminden farklı bir tavır sergiliyorsunuz. Neden böyle bir yöntem izliyorsunuz?
Bu öncü Amerikalı yazarlara kendimi çok yakın hissediyorum. Onlar benim ailem, kuzenlerim gibi geliyorlar bana. Günümüzde yazan kişilere kendimi bu kadar yakın hissedemiyorum. Bunun nedenini de tam olarak bilmiyorum. Ancak bu kişilerin Amerikalılık fikrini, inanılmaz orijinal bir biçimde keşfettiklerini düşünüyorum. İşin aslı, onların bu koca ülkeyi asıl keşfeden insanlar olduğuna inanıyorum. Onlardan daha iyi Amerikalıların kim olduğunu analiz eden, bu anlamda da duygularımızı ve çelişkilerimizi anlayan birilerinin olduğunu da düşünmüyorum.
"Bir insan kendine erişemezse ötekinin sınırına eremez" diyorsunuz 'Kilitli Oda' adlı kitabınızda. Çözüm olarak da çokkimlikliliğe vurgu yapıyorsunuz. Kimlik nedir? Onunla nasıl başa çıkacağız?
Bence kimlik dediğimiz sabitlenebilecek bir şey değildir. Bir insan ya da karakter -adına ne dersek diyelim- bir tayf gibidir. Renkli bir tayf. Ya da içinde bir sürü nota bulunan bir klavye. Hemen her zaman değişiriz. Düşüncelerimiz, tavırlarımız, içinde kendimizi bulduğumuz koşullar. Değişiriz. Atlamalar yaparız. Bu arada kendimizi ve kim olduğumuzu anlamaya çalışırız. Ama asla tam manasıyla kim olduğumuzu bulamayız. Bu ne zamana kadar sürer? Bir kriz anı... Beklenmedik gelişmeler... Aniden baş gösteren sıkıntılar. Bu nokta bana çok ilginç geliyor. İşte tam bu nokta. Gerçek bir sıkıntıyla yüzleşme anı. Örneğin savaş koşulları. O an içersinde hiç ummadığınız insanların ummadık kahramanlıklarıyla karşılaşırsınız. Bu koşullar altında kimin ne zaman neyi yapacağını asla tahmin edemezsiniz. Hangi insanların hangi tepkileri vereceğini de.
Kendiniz... Bilemezsiniz. Hiçbir zaman bilmezsiniz gerçekten kim olduğunuzu. Bu her zaman bana müthiş bir fikir olarak gelmiştir.
Kimlik boyutuna bir de yer fikrini ekleyebilir miyiz? "Her nerede değilsem bizzat bulunduğum yer orasıdır." Bu da 'Cam Kent'ten. Karakterlerinizin bir kısmı yer ve aidiyet sorunu yaşayan kişiler. Ancak bunun da bir çözüm boyutu var satıraralarında. Ne dersiniz?
Yazdığım çoğu öyküde yerlerini yitirmiş insanlar kendilerine bir yer ararlar. Bu yer illa fiziksel bir yer olmak durumunda değildir. Bir tavır ya da bir anlam da olabilir bu. Bu tavrı ya da anlamı ararken obsesif davranış biçimlerinden medet umabilir bu insanlar. Örneğin 'Yanılsamalar Kitabı'nda yakınlarını uçak kazasında yitiren bir adamın paramparça olması. Bu adamın hayatta tutunacak tek dalı yok. Ancak sonra kendine bir iş ediniyor, yani bir çözüm buluyor. 1920'lerin bir komedi yıldızıyla kurduğu bağdır bu. Tamamen manasız sayılabilecek bir eylem. Ancak bu onun hayatına anlam katmasına yetiyor ve yaşamasına devam ediyor.
1986 yılında 'Cam Kent'le ilgili Washington Post'ta bir eleştiri çıkmış. Orada insanın obsesif biçimde ve felç olmuş bir halde kendi içine doğru yaptığı yolculuk yapmasının tamamen Avrupa'ya özgü bir fikir olduğu ve böylesi bir fikrin geçmişi kolayca silip yeni ufuklara kanat açmak felsefesiyle dolu bir kıta olan Amerika'da geçerli olup olamayacağı tartışılıyor. Gerçekten Avrupalı bir yazar mısınız siz?
Bütün yazı hayatım boyunca ya çok iyi ya da çok kötü eleştiriler aldım. Bugüne kadar ortasını görmedim. Ya sevgi ya da nefret. Ancak buna alıştım artık. Çünkü elimden gelen bir şey yok. Amerikalı mıyım, yoksa Avrupalı mıyım? Bu tartışmadan gerçekten yoruldum. Benim Avrupalı bir yazar olduğumu söyleyip dururlar. Ancak görmedikleri bir şey var. Ben İngilizce konuşuyorum. Büyüdüğüm yer Amerika. Öykülerimin hemen hepsi neredeyse Amerika'da geçer. Bütün hayatım boyunca kendi yöntemlerimle Amerika'nın ne olduğunu keşfetmeye çalıştım. Bu yüzden Avrupalılık fikrini anlamıyorum. İnsanların niye böyle düşündüğünü de anlamış değilim. Belki de tamamen yazma biçimimle ilgili bir şey bu. Bir romana yaklaşma biçimim Amerikalı yaklaşımlardan farklı. Ama bu beni Avrupalı yapmaz. Ben sadece kendi yolumu izliyorum.
Yani Amerikalısınız!
Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?
Aslında yazarların bir ulusa mal edilemeyeceğini düşünenlerdenim. Bu açıdan yazarlar ulussuzdur; uluslararasıdır.
Doğru, o da var elbette. Ama illa birilerine benzetileceksem Avrupalıdan çok Japon yazarlara benzetilmeyi isterdim!
80'li ve 90'lı yıllarda çağdaş Amerikan ruhunun patolojisini eşsiz biçimde betimlemiş büyük bir yazar olarak bu yüzyıldaki Amerikan ruh hali için neler söyleyebilirsiniz?
Bu yüzyıl için elimizde sadece yedi yıl var. Tek bir adamın hükümranlığı ve tek bir hükümet var. Amerika Birleşik Devletleri'nin sahip olabileceği gelmiş geçmiş en kötü hükümet olduğunu düşünüyorum bunun. Tek bir adam koca bir ülkenin üzerinde yükseldiği kurumların tümünü temellerinden sarsıyor. Bu süreç benim için de hayatımın en korkutucu dönemi. Tek umudum gelecek senenin sonunda yapılacak seçimler. Umarım bir değişiklik olur. Aksi takdirde bu yönde gitmeye devam edecek olursak kendi kendimizi yiyip bitireceğiz.
Yiyip bitirmek dediniz de Türkiye'deki 301. madde konusunda ne düşünüyorsunuz?
Bir Amerikalının anlamasının çok güç olduğu bir madde olarak düşünüyorum 301'i. Vatandaş olarak söylemek istediğimizi söyleyebilir ve eleştirmek istediğimizi eleştiririz. Konuşmayı engelleyen böyle bir yasa varken o ülkede demokrasi nasıl işlerlik kazanabilir? Bu kadar basit bence. İnsanların söz hakkını ellerinden alan bir noktada demokrasi kendine yol çizemez. Kuşkusuz doğru olmayan, yalan yanlış şeyleri söyleyenler olacaktır; ama onlara da konuşma hakkını vermek durumundayız.
Buradan Türkiyeli okurlarınıza söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Bana çok ilginç gelen bir şeyi paylaşmak istiyorum sizinle. Uzun yıllardır yazıyorum ve sayısız imza günlerim oluyor. Yaşadığım yer olan New York'ta ya da başka yerlerde. Son on yıldır, hemen hemen her yerde diyebilirim ki her zaman, abartmıyorum, her zaman ama her zaman karşıma mutlaka bir Türk öğrenci çıkar! Yanlış anlamayın aynı öğrenci de değil! Her seferinde başka bir çehre, başka biri... Ne zaman bir yerlerde konuşmaya gitsem Türk okurlarımdan biriyle buluşacağım duygusuyla giderim. Daha geçen gün başıma geldi. Yeni kitapla ilgili olan toplantılarda. Bir tanesi yedi yüz kişilik bir grup önünde yapacağım bir okuma ve kitap imzalama toplantısıydı. Orada beklediğim gibi bir Türk okurum gelip buldu beni. Sonraki hafta ise küçük, seksen kişilik bir grup önünde yapılan bir konuşmaydı. Ve geleneksel okurum yine karşımdaydı! Kısacası Türk okurlarıma güveniyorum!
Biz de size güveniyoruz!
Bir okuru ve meslektaşı olarak Paul Auster'le 19 Şubat tarihinde yaptığım bu telefon konuşmasında New York'un Brooklyn'i karsız, normal, güzel bir günündeymiş; bir göçmen olarak yaşadığım Maryland eyaletinin Kensington'ı ise tedirgin bir kar ve bu karla gelen gri-beyazla kaplanmak üzere olan bir kentti. Sonra kar birdenbire durdu! Kentlerin ruhların gerçeğini birebir yansıttığına inanır mısınız? Ben inanmak üzereyim. Bunda Paul Auster'in insani sesi ve kitaplarının sonsuzluk kokan tılsımının etkisi büyük.
